header image 1

.

June 15th, 2008 · No Comments

Vicdani Retçileri


SERBEST BIRAKIN

→ No CommentsTags: spontan

ÖLDÜRMEYİN” DEDİM CEZA VERDİLER!

June 15th, 2008 · No Comments

İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nde “Halkı Askerlikten Soğutma” suçlamasıyla yargılandığım (TCK Madde 318) 5 ay hapis cezasına çarptırıldım.

2 Haziran 2008’de yapılan duruşmada cezalandırıldığım yargılamaya konu eylemim Ağustos 2006 tarihinde İsrail’in İstanbul Büyükelçiliği önünde savaş karşıtları olarak yaptığımız eylemde okuduğum basın açıklamasıdır. Açıklamada İsrail’in Lübnan kuşatması ve saldırısına katılmak istemedikleri için hapis cezasına çarptırılan İsrailli vicdani retçilerle dayanışma içinde olmuş ve İsrail’in Lübnan saldırısı ve kuşatmasının sona ermesini istemiş, ve her türlü şiddet biçimi ve organizasyonunu reddetmemizin gereği olarak herkese “askere gitmeyin” çağrısında bulunmuştuk

Türkiye’de savaş karşıtları her zaman uluslar arası savaş karşıtı dayanışmaya önem vermişlerdir. Savaş karşıtlığı ve vicdani ret tutumları nedeniyle yargılanan, cezalandırılan İsrailli kardeşlerimizle de bundan böyle dayanışma içinde olacağız.

Mussolini İtalya’sından devşirme “halkı askerlikten soğutma” suç tarifini alanlar askerliği sorgulamanın sürekliliği ile yaşamı şiddetle özdeş kılmanın sorgulanamazlığını adaletlerinin ana unsuru yaptılar.

Eski TCK 155 yeni TCK 318 böyle oluştu. Bu yasa maddeleri nedeniyle birçok barış çağrıcısı yazar- çizer cezalandırıldı.

Militarizm itaat üretir ve şiddeti örgütler. Militarist zihin, yapı ve toplumsallıktan samimi bir antimilitarist – savaş karşıtı tutumla arınabiliriz. Bu anlamda en zor ve en önemli kararım şiddetten arınma kararıdır. Toplumsallık, güvenlik, özgürlük ve varoluşun şiddetle özdeş olduğu bir dünyada toplumsallığı güveni ve varoluşu tersinden algılamanın  hapisle, işkenceyle cezalandırılması maalesef işin doğası olacaktır.

Vicdani ret tutumum nedeniyle içine sokulduğum ağır işkenceli süreç vicdani ret – savaş karşıtı açıklamam nedeniyle sürüyor.

TCK madde 318’in koruduğu Hrant’ı Rahip Santoro’yu ve Pippa’yı katleden karanlık.. BU karanlıktan katil yetiştirenler kendilerini madde 318 ile korumaya almışlar. Bu karanlığa karşı şiddetten arınma talepli vicdani ret önermesi temel bir savunma çizgisidir. Vicdani reddin şiddetten arınma önermesini yaymak suç değildir! İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi İsrail’in İstanbul Konsolosluğu önünde yapmış olduğumuz eylemde vicdani ret propagandası yapmak suretiyle suç işlediğim kararına vardı. Vicdani ret anlatımı ve vicdani ret hakkının savunusu düşünce ve ifade hürriyetinin gereğidir. Ağır militarist dille her gün halkı barış ve özgürlükten soğutanlar övgüye mahzar olurken, masumiyetin ve şiddetsizliğin diliyle barış mesajı vermem cezalandırıldı. Bu kararla şiddetten arınma talebi cezalandırılıyor.

İnsanın şiddet duygusundan ve şiddetten arındırılması faaliyeti özgürlük ve barış ahlakının gerekliliğiyle ilgili. Özgürlük ve barış ahlakıyla varolma, halkı şiddetten ve silahtan soğutma çabasına sevk ediyor.

Öldürmediğim ve “öldürmeyin” dediğim için sonu belirsiz işkenceli kıskaca alındım. Arkadaşımız Mehmet Bal vicdani ret görüşü nedeniyle öldürmediği için tutuklandı Hasdal Askeri Cezaevi’nde işkence gördü. “Ne yapalım? “Öldürün” mü diyelim? Öldürün” demem, demeyiz!

On kere daha beşer ay hapis cezasına çarptırılsam öldürmeyeceğim ve “öldürmeyin” diyeceğim!

İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi’ne sunduğum savunmamı bir kere daha herkesin dikkatine sunuyorum.

Herkesi şiddetten arınma suçuna ortak olmaya çağırıyorum. TCK Madde 318’e HAYIR!

HALİL SAVDA
Saray kapalı Cezaevi – SARAY – TEKİRDAĞ

→ No CommentsTags: bildiri · haber · çağrı

TARAFINI SEÇ!

June 15th, 2008 · No Comments

Yalçın Sabancı’ya ait YA-SA Denizcilik, Tuzla Tersanelerindeki “doluluk yüzünden” Japonya’ya yöneldi.
Nevzat ve Metin Kalkavan kardeşlerin Tuzladaki Sedef Tersanesi ise bir ilke imza attı. Bundan böyle Sedef Tersanesinde 180 bin tonluk gemiler de inşa edilebilecek. Eşref Cerrahoğlu’nun sahibi olduğu Cerrahgil Denizcilik ise Alman ortağıyla birlikte Tuzla tersanelerindeki siparişlerinin yanı sıra, Çin’de bir tersanenin üç yıllık kapasitesini kapatmaya çalışıyor. Ereğli Demir-Çelik fabrikalarının ürünlerinin en az 175 bin dwt tonluk gemilerle taşındığına dikkat çeken Eşref Cerrahoğlu, Sedef Tersanesinin Türk tersaneciliğinin dönüm noktası olduğunu ifade etti. Cerrahoğlu, Sedef Tersanesinde üretilecek 180 bin dwt tonluk geminin ilk müşterisi olacağını kaydetti. Mehmet Emin Karamehmet’in şirketi Geden Line, Tuzla Tersaneleri dolu olduğu için Kore’deki Tersanelerine  11′i kimyasal tanker olmak üzere 20 gemi, Çin’de farklı tersanelere 8 gemi sipariş etti. AKP milletvekili Cengiz Kaptanoğlu’nun şirketi, Tuzla tersaneleri dolu olduğu için Kaptanoğlu Holding de Güney Kore’nin Hanjin Tersanesi’ne 4 adet gemi siparişi verdi.

Son 7 ayda 20, 20 yılda toplam 97 ölüm ve kayıtlara geçmeyen binlerce yaralanma oldu ve devam ediyor. En gencinin 17, en yaşlısının 51 yaşında olduğu tersanelerde,
Yüksekten düşerek 30 işçi, Patlama sonucu 29 işçi, Elektirik çarpması sonucu 16 işçi, Yanma, Ezilme, Sıkışma sonucu 22 işci öldü.
Ölümlerin ve yaralanmaların yanı sıra, 200.000 işçinin bulunduğu, 40.000 bin işçinin çalıştığı Tuzla’da yaşayanlar içinse şartlar vahim. Memleketteki yoksullaştırılmış ailelerinin, kendileri gibi göçmemeleri için her şartı kabul ettiler ve kötü şartlarda barınmak zorunda kaldılar. Tuzladan olmadıkları ve bekar oldukları için ev tutamadılar. Mutfak ve tuvaletin de dahil olduğu 25 M2′lik odalara, 500 Ytl kira ödeyerek 10 kişi beraber yaşamak zorunda kaldılar. Muhtaç oldukları bilindiği,  aç oldukları düşünüldüğü için sürekli ezilerek çalışmak zorundalar. Patronları tarafından işçi olarak değil, tutsak olarak görülüyorlar. Makinanın birer dişlisi hepsi, bu çarkı bildikleri halde durduramıyorlar, çünkü…
16 Haziran’da birşeyler değişebilir. Dayanışmanın ve paylaşmanın rüzgarı kasırgaya dönüşebilir. Rüzgara rüzgar olmak, hep beraber Kasırgaya dönüşebilmek için 16 Haziran Pazartesi gününün erken saatlerinden itibaren her ne işimiz olursa olsun Tersane İşçilerinin çağrısıyla Grevdeyiz. Tarafımız belli…

İstanbul AHALİ
istanbulahali@gmail.com

→ No CommentsTags: bildiri · haber

Mehmet Bal Açlık Grevinde

June 15th, 2008 · No Comments

Vicdani Retçi Mehmet Bal, 08.06.2008  tarihinde gözaltına alınarak Beşiktaş İnzibat Bölük Komutanlığı’na getirilmiş ve nezarethanede nöbetçi askerler tarafından dayak atılarak hakarete uğramıştır. 09.06.2008 tarihinde 3. Kolordu Hasdal Cezaevi’ne götürülen vicdani retci müvekkilimin saçları 5-6 gardiyan asker tarafından zorla kafası tutularak kesilmiştir ve yine zorla bu askerler tarafından tek tip elbise giydirilerek koğuşa konulmuştur. Mehmet Bal koğuşuna konuluyor iken nöbetçi astsubay tarafından koğuş içerisinde bulunan koğuş mümessiline “bunu size teslim ediyorum, siz ne yapacağınızı bilirsiniz, gerekeni yapın” diyerek telkinde bulunulmuş ve orada bulunan 3-4 kişi tarafından önce kalın bir sopa ile dövülmüştür. Daha sonra hep birlikte Mehmet Bal’ı duşun altına götüren bu şahıslar, soğuk suyu açarak kafası batarya yönüne gelecek şekilde, sırtı şahıslara yönelik bir pozisyonda dizüstüne oturtularak uzunca bir süre kuyruk sokumuna, beline ve sırtına atılan tekmelerle soğuk suyun altında vurmaya başlamışlardır. Bu işkence Mehmet Bal bayılıncaya kadar devam etmiştir. Sabah ise Gümüşsuyu Askeri Hastanesine götürülmüş ve serum takılmıştır.

Mehmet Bal’ın gördüğü işkence sonucunda, vücudunun çeşitli yerlerinde derin ekimozlar oluşmuş, günlerce sol bacağını hareket ettirememiş, oturamaz, yürüyemez ve boynunu hareket ettiremez konuma gelmiştir. Halen o konumdadır. Bu durum, müvekkil ile görüş yapan avukatlar tarafından da tutanakla belgelenmiştir, Vicdani Retçi Mehmet Bal, zorla saçının kesilmesini ve tek tip elbise giydirilmesini, gördüğü tüm işkence eylemini protesto etmek amacıyla 09.06.2008 Pazartesi tarihinden itibaren açlık grevine başlamıştır.

Müvekkil Mehmet Bal ile 12.06.2008 tarihinde yaptığım görüşmede, gördüğü işkence izlerini vücudunun çeşitli yerlerinde hala taşıdığını ve yürümede, oturmada zorluk çekmekte olduğunu tespit ettim. Hemen sonrasında cezaevi müdürü ile yaptığım görüşmede, müvekkilime yapılan saldırıyı ve vücudundaki işkence izlerini kendisine belirttiğimde cezaevi müdürü “idari soruşturma yapıldığını ve cezaevinde böyle bir olayın asla meydana gelmediğini, müvekkile dayak atılmadığını ve vücudunda da hiç bir darp izinin bulunmadığını” söylemiştir. Daha sonra Mehmet Bal bu haldeyken cezaevi idaresi tarafından Adana’ya sevk işlemleri yapılmış ancak  yapılan bu insanlık dışı muameleye karşı yaptığımız başvurular sonucunda 12. 06. 2008 günü akşamı askeri savcılık tarafından soruşturma başlatılarak sevki durdurulmuştur.

Bütün bu süreç boyunca Mehmet Bal ile görüşme yapmak istediğimizde cezaevi yönetimi tarafından çeşitli zorluklar çıkarılmış, tarafımıza yanlış ve eksik bilgi verilmiştir.

Müvekkil Mehmet Bal, 13.06.2008 tarihinde. saat 15:00′te bulunduğu Hasdal Askeri Cezaevi’nden Adana 6. Kolordu Askeri Cezaevi’ne gönderilmiştir.

Mehmet Bal’ın 16.06.2008 tarihinde 6. Kolordu Askeri Mahkemesi’nde duruşması görülecektir.

Tüm basını ve kamuoyunu vicdani retçi insanlara ve somutta vicdani retçi Mehmet Bal’a yapılan bu insanlık dışı muameleye karşı duyarlı olmaya çağırıyoruz.

Mehmet BAL Vekili Avukat Suna COŞKUN

→ No CommentsTags: haber · çağrı

Halının altı dolmak üzere

May 5th, 2008 · No Comments

Vicdani reddi duymayan, görmeyen, konuşmayan devlet, Halil Savda’nın asker olmamasındaki ısrarını ‘sosyal kişilik bozukluğu’ olarak gördü ve muaf olmasını sağlayan ‘çürük’ raporu verdi. Vicdani reddi tanımak bir yana tartışmayı bile engelleyen devlet, göze batanları halı altına süpürme geleneğine devam ediyor.

Söz konusu vicdani ret olunca, cevap olarak ‘üç maymunu’ oynamaktan başka bir şey yapmayan Türkiye devleti, karşılaştığı vakaları unutmak ve unutturmak üzerine kurduğu politikasına yeni bir halka ekledi. Son olarak, Kasım 2004’ten beri asker olmayacağını kışladan sokağa her yer ve fırsatta dile getiren Halil Savda’nın bu durumu nihayet kabul edildi. Ancak halen ‘duymayan, görmeyen, konuşmayan’ devlet, Savda’nın bunca zamandır asker olmamasındaki ısrarını ‘sosyal kişilik bozukluğu’ olarak algıladığını ortaya koydu ve askerlikten muaf tutulmasını sağlayan ‘çürük’ raporunu verdi. Verilen bu rapor, geçmişte asker statüsünde görülmesini engellemedi ve kesinleşmiş olan hapis cezasını tamamlaması için Çorlu’daki sivil cezaevine sevk edildi.

Devlete göre vicdani ret diye bir şey zaten yok

Türkiye’de ilk vicdani reddin açıklanmasından bu yana 19 yıl geçti. Bu zaman zarfında 64 kişi vicdani ret açıkladı. Bu insanların 12’si kadın olduğu için askerlikle ilgili bir kovuşturmaya uğramadılar. 6 kişi, retçi oldukları için yargılama, birliğe gönderilme ya da cezaevi süreci yaşadı, ayrıca 9 kişi de çeşitli şekillerde askerlik şubesine götürüldü. Cezaevinde geçirdikleri süre bakımından dört isim kamuoyu tarafından daha fazla tanındı. Bu isimlerden Osman Murat Ülke, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açtığı davayı kazanarak Türkiye’nin tazminat ödemeye mahkum edilmesi kararının çıkmasını sağladı. İşin tuhaf tarafı, Türkiye söz konusu mahkumiyet kararına itiraz etmediği gibi, tazminatı da ödedi. Ama diğer yandan Ülke’nin ailesi, bu sürecin sonrasında da rahatsız edilmeye devam ederken, oluşturulan psikolojik baskı ortamında hiçbir yumuşama olmadı.

Vicdani reddini, 26 Kasım 2004’te askerlik yapması için götürüldüğü birlikte açıklayan Halil Savda, ilk süreçte bir ay hapis yatmasının ardından tahliye oldu. Dışarıda olduğu dönemde 25 Ekim 2005 tarihinde AİHM’e ön başvuru yapan Savda, ihtiyati tedbir alınmasını istedi. 7 Aralık 2006 günü Çorlu Askeri Mahkeme’de devam eden vicdani reddine ilişkin davaya katılmak üzere gittiği duruşmada tutuklanarak 7,5 ay daha hapiste yattı. Bu dönem cezaevinde psikolojik ve fiziki işkenceye de maruz kaldı. Son olarak 27 Mart 2008’de yapılan basın açıklamasının ardından gözaltına alınan Halil Savda, önceki davalarından toplam 21,5 ay kesinleşen cezası bulunması gerekçe gösterilerek tutuklandı.

Halil Savda’nın tüm zorlamalara rağmen hiçbir biçimde askerlik yapmayacağı anlaşılmış olacak ki, bir başka garip uygulamaya gidildi. Devlet Savda’dan kurtulmanın formülünü, ona çürük raporu vermekte buldu. Çorlu Askeri Cezaevi’nden kendi rızası dışında sevk edildiği Askeri Hastane’de psikologla görüşmeyi bile reddeden Halil Savda, beklenmedik bir kararla, 25 Nisan Cuma günü “askerlikten muaf” sayılarak, Çorlu’daki sivil cezaevine gönderildi. Avukatı Suna Coşkun’un verdiği bilgiye göre, Savda’nın bugüne kadar yattığı süreler düşüldükten sonra cezaevinde geçireceği infaz süresi takriben 8 ay civarında. Ancak bundan sonra Halil Savda hakkında vicdani reddi nedeni ile emre itaatsizlik ya da firar gibi gerekçelerle dava açılamayacak; çünkü devlete göre de artık Savda asker değil.

“Kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler”

Kuran-ı Kerim’in bir ayeti olan bu cümleyi, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, kendi partisi hakkında kapatılma davası açıldığında tekrarlamıştı. Kendi çıkarına uygunsa insan hak ve özgürlüklerini savunan, değilse hiç umursamayan bir devlet geleneğinin başındaki isimden bu sözün gelmesi hiç de şaşırtıcı değildi. Aynı durum bugün vicdani retçilere karşı da uygulanmakta. Türkiye, 47 üyeli Avrupa Konseyi’nin içinde vicdani reddi tanımayan ve retçileri cezalandırmaya devam eden tek ülke. Mevcut hukuk vicdani retçileri, “milli mukavemeti kırma” ve “emre itaatsizlik” suçlamasıyla cezalandırıyor. Vicdani retçiler ayrıca, dört buçuk yıla kadar hapis cezası öngören TCK 318. maddesine göre, “halkı askerlikten soğutmak” suçundan da yargılanabiliyor.

Vicdani ret hakkında yasal bir düzenleme yapılması uluslararası çeşitli kurumlar tarafından sıklıkla Türkiye’ye hatırlatılıyor, ama bu konuda herhangi bir adım atılmıyor. Bugün Halil Savda da devlet tarafından halı altına süpürülen yeni bir vaka. Tıpkı 11 ay cezaevinde tutulduktan sonra, “Sen git kendin teslim ol” biçiminde salıverilen Mehmet Tarhan’ın durumunda olduğu gibi. Kapsamlı bir düzenleme yapmaktansa, toplum nezdinde adeta böyle bir konu hiç yokmuş gibi davranan Türkiye devletinin bu tavrına, kraldan çok kralcı ana akım medya da katılarak vicdani reddin toplumsal zeminde tartışılmasını engelliyor. Kim bilir belki kendi rakamlarıyla 400 bin asker kaçağının bu hakkın tanınması karşısında ölme ve öldürmeye gitmemelerinden endişeleniliyor. Belki de her sabah kışlalarda söylettikleri “Her Türk asker doğar” lafının yalan olduğunun kendileri de farkında. Herkes insan doğuyor ve çok büyük bölümü kimseyi öldürmek istemiyor. Bunu ortalık yerde söyleyenler de göze batmasın diye halı altına süpürülüyor. Halı şimdilik bunları örtüyor, ama bilin ki altı dolmak üzere.

Halil Savda ile Dayanışma İnisiyatifi

→ No CommentsTags: bildiri · haber

BİZ ERKEK DEĞİLİZ!

April 26th, 2008 · No Comments

Pippa Bacca’nın korkunç ama çok da sıradışı olmayan ölüm biçimi, yani tecavüz edilerek öldürülmesi, sansasyonel bir durum yarattı bu defa. 8 martta başladığı yürüyüşünü savaşların olduğu ya da güvenliksiz olarak nitelenen bir rotada gerçekleştiren bir kadın sanatçı ve ‘yabancı’ olmasıydı bu sansasyonun nedeni. Trajik bir biçimde dikkat çekmeye çalıştığı öntargıların kurbanı olması da vicdanları sarstı belki.

Ama ikiyüzlülüğü de ortaya çıkardı bu olay. Sanki bu ülkede hergün namus-töre-iffet adına kadınlar öldürülmüyormuş gibi; ‘biz Avrupa’nın ahlaksızlığını almadık’ minvalinde nutuklar çeken bir başbakan yokmuş gibi, kadınlara yönelik taciz-tecavüz-salsırı ve öldürme olayları nerdeyse sıradan olaylar değilmiş gibi, medya ve yetkililer namusumuzu hemen temizleyiverdiler. ‘Bizi elaleme rezil eden bir alçak hemen derdest edildi.’ Hemen diplomatik yollarla özürler dilendi, manşetler atıldı, haber bültenlerinde alçak tecavüzcü teşhir edildi. Sanki ‘iffetsiz’ Avrupalı kadınlara yönelik taciz ve tecavüzün neredeyse bir milli erkek sporu haline gelişi, sokaklarda kadınların her an tacizle karşılaşabiliyor olması, bir kuytuda ya da herkesin gözleri önünde öldürülüyor olması, intihara zorlanıyor olması başka bir ülkeye ait olgularmış gibi; sanki AKP’li bir kadın milletvekilinin sonuçlarını bile açıklamaya ürktüğü ensest araştırması başka bir ülkede yapılmış
gibi.

İkiyüzlülük ortadadır artık, herhangi bir örtüyle kapatılamaz. Zaten birkaç gün önce yine Gebze’de bir polis ev basıp, evde bulunan kadına tecavüz edilmesini sağlayarak, tekzip etmiştir ikiyüzlülüğü gizleme halini.

Bunların farkında olan erkekler olarak artık utancımız ve vicdan azbımızla susup kalmak istemiyoruz.

Üçüncü sayfa ülkesinde yaşamak istemiyoruz.

Bize de yüklenmiş ve zaman zaman gereklerini yerine getirdiğimiz toplumsal cinsiyet rollerini oynamak istemiyoruz. Reddediyoruz bu rolleri.

Tecavüz etmek erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!
Namus-töre bekçiliği yapmak erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ’
Öldürmek erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!
Homofobik olmak erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ!
Hayatı ve sokakları kadınlara dar etmek erkeklikse BİZ ERKEK DEĞİLİZ’

→ No CommentsTags: bildiri

bu tabloya alışmayacağız!

April 8th, 2008 · No Comments

Polis devrimci demokrat öğrencileri gözaltına alıyor,

öğrencilere kurşun sıkan faşistler çevik kuvvetin kuşattığı üniversiteden elini kolunu sallayarak çıkıyor…

fazla söze ne hacet.

→ No CommentsTags: haber

April 7th, 2008 · No Comments

→ No CommentsTags: afiş

Çok Geç Olmadan?

April 7th, 2008 · No Comments

ANTİFA!

Çok Geç Olmadan?

Emrah Göker

“Düşünce, mahiyeti meçhul bir içki gibi, çılgına döndürmüş herkesi. Birleştirecekken ayırmış. Birbirine düşman kırk beş milyonluk bir sürü. Hürriyet, hangi hürriyet? Birbirini boğazlama, birbirine sövme hürriyeti. Ölmek veya öldürmek, işte bütün hürriyetimiz.” (Cemil Meriç, Kırk Ambar – Cilt 2, s.11)

Hrant’ımız öldürüldükten sonra temiz giyimli kanaat teknisyenleri akbabalar gibi üşüştüler habercilik alanına. Demokrasinin leşini ortadan kaybetmek için olsa gerek. Vitrin çirkin gözükmesin…

301’e çıkar hesapları uğruna dokunmayan AKP’nin de alkışçısı olduğu inanılmaz bir kolektif histeri gösterisi: Daha geçen gün Türkiye’deki devletçilik anlayışı ile, farklı kimlik gruplarına karşı yerleşikleşmiş kurumsal ve gündelik ayrımcılık ile, bu ülkede milliyetçilik adına işlenen suçlar ile, bizzat demokrasiden ne anladıkları ile yüzleşmekten köşe bucak kaçanlar sağduyu tellalı kesildiler. Ama dikkat: Yüzleşmeden, hatırlamaktan ve bağış dilemekten kaçmayı sürdürüyorlar. Vah bozulan huzurumuz hemen tesis edilsin! Zira “kurşun Türkiye’ye sıkılmıştır”! Bu pozisyon, gün içinde kendini temiz hissetmek için yüzlerce kez elini sabunlayan histerik adamınkine benziyor. Kendimizi neden pis hissediyoruz Hrant’ın delik ayakkabısına, katil zanlısı Ogün’ün jandarmaya verdiği tek kaşı kalkık “Kurtlar Vadisi” pozuna bakarken? Daha hayati soru: Bu hissiyat hakkında ne yapmaya hazırız?

Kendimce karamsarlığın, öfkenin ve üzüntünün içinden çekip çıkarmaya çalıştığım şu satırlarda, bunlar gibi son bir haftadır yazılmış ve daha da yazılacak diğer satırlarda da görüldüğü gibi, bu hissiyatı söze dökmeye hazırız. Konuşmak, hatta daha fazla insan evladı duysun diye bağırmak. İlk gerekli adımı eylemin. Lakin bundan sonra ne kadar daha risk almaya hazırız? Daha fazla bir şeyler yapmayı kaçımız göze alabilecek?

Gazeteleri, internet sayfalarını ve kanalları dolaşarak ırkçılık, milliyetçi şiddet, ayrımcılık, Türk-Ermeni ilişkileri ve Hrant’ın temsil ettiği değerler hakkında akıl ve vicdan sahibi sesler duymak istiyoruz. Çoğumuz aynı zamanda bu sesleri sokakta, evde, işyerinde de duymak istiyor. Anti-faşist hassasiyetlerin ilk mecradan ikincisine yayılması, meselenin alengirli kısmı. Hemen sadede geleyim: Bir süredir, Murat Belge’nin yerinde tabiriyle “perinçsizlerle kerinçeklerin” zorbalığının teslim almış gözüktüğü siyaset alanını geniş katılımlı bir Antifa ile doldurup taşırmamız gerekiyor. Bir toplumsal hareket seferberliğine ihtiyacımız var, böylece demokratlığın, özgürlükçülüğün, yurttaşlığın, insan olmanın temsiliyetlerinde bize söz tedarik etmeleri için kültürel üreticilere (köşe yazarlarına, uzmanlara, sanatçılara, vd.) bağımlı olmaktan da kurtuluruz. Hrant’ın katline sebep olan politik kültürü lanetleyen söz, hareket için üretilir olur o vakit – siyaset yapmaya tahvil edilebilir.

“Antifa”, Almanya’da nazizme, neo-nazizme ve ırkçılığa karşı harekete geçmiş birçok anti-faşist örgütün son 50 senede sahiplendiği bir tabir. İlk kez İkinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa’da Komintern destekli anti-faşist direniş grupları kullanmışlar. Savaş sonrasında Doğu Almanya’da “Antifa Komiteleri”, SSCB ağırlığını koyana kadar 1945-1947 arasında kuvvetli bir görünürlük kazanıyorlar. Komitelerin bir kısmı ırkçılık ve faşizm hakkında halkı eğitmeye dönük faaliyetler yapıyorlar, bazı komiteler de mahalli işçi örgütleri olarak çalışıyorlar ve bir taraftan sendikal harekete destek verirken diğer taraftan bilinen Nazilerin adalete teslim edilmesi için kampanya yürütüyorlar.

1970’lerde Antifa, görece küçük çaplı anarşist ve anarko-komünist grupların sahiplendiği bir hareket olmuş. Milliyetçi ve göçmen-karşıtı politikalara ve siyasi gruplara karşı militan ama marjinal bir mücadele yürütülmüş “antifalar” tarafından. 1980’lerle birlikte otonomistlerin (başta Autonomen), Demokratik Sosyalist Parti’nin ve sosyal demokratların desteklediği farklı Antifa pozisyonları var. Günümüzde farklı sol eğilimler arasında değişen platformlarda anti-faşist koalisyonlar kurulmuş durumda, anarşistler “birlikte yaşama” yanlısı, ırkçılık-karşıtı mücadeleyi sokak kavgalarından daha geniş (daha “sivil”) bir bağlama taşıyorlar, “partili” sol ise neo-nazi şiddetine karşı daha mahalli bir refleks geliştirmeyi öğreniyor.

Kanımca bir süredir bizim de bir Antifa platformu seferber etmeye ihtiyacımız var. Kürt sorununun tartışılma biçimleri, Ermeni soykırımı etrafındaki tartışmalar, giderek ciddileşen ve gündeliğe sirayet etmeye başlayan yabancı düşmanlığı, tüm bunlar milliyetçilik (başına “Atatürk” konulsun “Türk” konulsun) ile faşizm arasındaki ilişkileri Türkiye’de olup bitenler bağlamında, en başta insanlığımızı müdafaa etmek adına ifşa edecek popüler bir hareket alanı açılmasını elzem hale getirdi.

STK’ların profesyonel faaliyetleri de, kültürel üretim alanından yükselen vicdan ve haysiyet sahibi (“entelektüel”) söz de “perinçsizlerle kerinçeklere” kalmış gözüken meydanda demokrat güçlerin hegemonyasını sağlamaya yetmeyecek. Bir taraftan, örneğin Karadeniz’de, paramiliter ve etnik temizlikçi “hassasiyetlere” sahip gruplar toplumsal hareket seferberliği araçlarıyla çalışıyorlar. Bir anti-faşist hareket için, Hrant’ın öldürülmesinin arkasındaki “derin” grupların ifşa edilmesinden daha zor ve daha ölüm-kalım meselesi olan şey, politik kültürün “Ermeni düşmanlığı” gibi totaliter unsurlarının etkisinin yaygınlaşmasını önlemek, bu etkiyi tersine çevirmeye çalışmak olsa gerek. Mücadelenin mahalli olması gereken bir cephesi var yani. Muhtarların, cemevlerinin, imamların, belediyelerin içine alınacağı bir kampanya. Muhtemel Ogün Samast’ları, o çocuğun neslini de kazanmamız gerekiyor. (Yıldırım Türker 22 Ocak’taki köşesinde şöyle yazmış: “…hiçbir yere gitmeyeceğiz. Linççi Türklük avukatları da kalsın. Onlara bakarken onların çocuklarıyla konuşuyoruz. Nasılsa
o çocuklar da bize katılacak.”)

Kuşkusuz diğer taraftan, “ortalama”ya yerleşmiş, habercilik alanının da, resmi kurumların da beslediği ayrımcılıklarla mücadele edecek, hukuk alanını da kapsaması ve belki de daha “profesyonelleşmiş” olması gereken bir cephe de var. Antifamız burada da sadece milliyetçi ortodoksiye karşı değil, birlikte yaşama hukuku için, örgütlü olmalı. Böylece anti-faşizmi TÜSİAD’ın veya (İslamcı ya da seküler) liberalizmin kanaat teknisyenlerinin tekelinden kurtarabiliriz de.

Bu konuda Almanya’daki hareketlerin tarihinden öğreneceğimiz çok şey var. 1930’larda Komintern’in (reelpolitik) anti-“anti-faşizm” çizgisine bağlı kalan Almanya Komünist Partisi (KPD) sosyal demokrat iktidara karşı Nazilerle birlikte hareket etmişti (1932’de hükümeti istikrarsızlaştırmak için faşistlerle birlikte örgütlenen nakliye işçileri grevi hatırlanabilir). 1932 sonunda ekonomik buhran ülkeyi tarumar etmekteyken kendisi de faşizmin kurbanı olacak KPD lideri Ernst Thalmann hala daha sosyal faşizmin (kapitalist hükümet) nasyonel faşizmden daha tehlikeli olduğunu bildiriyordu meydanlarda. Almanya’daki demokrat güçler savaştan sonra girişilen uzun ve sancılı hesaplaşma ve yüzleşme sürecinde “anti-faşist siyaset”i ciddiye almayı öğrendiler.

Biz hesaplaşmanın ve yüzleşmenin neresindeyiz?

Hissettiğim öfke ve acıdan şimdilik çıkarabildiğim hayırlı bir şeyi paylaşmak istedim. Bir daha söyleyeyim: Bize lazım olan Hrant Dink veya milliyetçi şiddet hakkında daha fazla gazete yorum mesaisi değil, onun bıraktığı yerden somut mücadeleyi sürdürüp genişletecek, kolektif bir Antifa. Hükümeti ve devleti sıkıştıracak, gerekirse işlemez hale getirecek, tavize ve değişime zorlayacak, “sivil” zorbaların hareket alanını da mümkün olduğunca kısıtlayacak bir seferberlik.

→ No CommentsTags: çağrı

İktidar DTCF’de, Anarşistler de…

April 5th, 2008 · No Comments

Korku İmparatorluğu kokuyor. Nohut kadar beyniyle, tek yapabildiği, satır yahut sallama türünden şeyler tutup, bacaklarının arasında sallanan şey ile herhangi bir balığı birbirinden ayıramayan, Allah kitap vatan gibi basit, bir kerede söylenebilecek kelimeler bağırarak adam kesmekten daha karmaşık şeyleri havsalaları almayan tosuncukların, nefesi çok pis kokuyor. Ergenekon ovasında tüy döken ağalarının tıslayan, hırlayan, böğüren pis ağızlarından kan kırmızı tüten sıcak ve ağır kokuya çok benziyor bu pis koku. Boyunlarındaki o uzun ve kalın iple çok çirkinler. İpi az daha sert çeksen öldürürler. İt ya da köpek demek değil bu. Köpek güzel bir canlıdır. Bu katiller dışında kalan diğer canlılar kadar güzeldir. Bunlar ise, bizi diğer canlılardan ayıran, en anlamlı niteliği, düşünme yetenekleri, piç edilmiş canlılar. İğdiş edilmiş. İşte Anadolu’nun üzerine çöken ağır sisin altında, kunduralarının topuğunu basarak bunlar adımlıyor caddeleri, ocakları, binaları okulları. Çünkü el verilmişler. Yol verilmişler. Çünkü iktidarın ütopyasının zembereğine tükürenler değil, bunlar zemberektirler. Çünkü iktidarlar “höt” deyince bunlar al sana “…” diyenlerdirler.

Korku İmparatorluğu kokuyor. Anarşistler kokuyu alıyor ama korkmuyor. Politik alanda, AKP iktidarı, faşist derinliklerdeki taharet çukurunu kendi hesabına karıştırıyor. Başlarında dikilen apoletli postallılar, İktidarın, çukurdan çıkaracağı pisliğin hesabını yapıyor. Başkaları çukurun başında kurdukları masada kartları yeniden dağıtacakları anı kolluyor.

DTCF de kokuyor. Biz anarşistler, kokuyu elbette alıyoruz. Yıllardır öyleydi. Ancak son bir hafta içinde o çukurdan çıkan pisliği yüzüne ciğerine bulamış tosuncuklar daha bir pervasız saldırıyor. İlkin okulda bir anarşistin kafasına satırla vurmaya çalıştılar. Kafasını korumak isterken kolundan yaralandı. Satır ve saldıranlar kaybedildi. Ertesi gün aynı şey hem DTCF’de hem Tandoğan’da gerçekleşti. Gene ne saldıranlar ortadaydı ne de araç. Aynı haftanın ilerleyen günlerinde öğrenciler okula toplu olarak girip çıktılar. Polis, üniformasını giyerken vicdanını ve kendini yaşayan bir insan yapan her şeyi, bir kenara bıraktığını bir kez daha göstererek, katillerin önünde durdu, onlara siper oldu. Lacivert üniformaları, gaz bombaları ve silahlarıyla gelip umutlu bir devrimin peşinde, özgürlük peşinde, bir arada duran genç adam ve kadınların üzerine saldırdı. Aynı gün üçünü, sonraki günlerde ise bir dördünü daha gözaltına aldı: hiç kimse o bakmayan, yaşamı ve güzel olan hiçbir şeyi görmeyen gözlerin yakınında bile olmak istemezken… Şu anda üç kişi tutuklu, diğerleri tutuksuz yargılanmak üzere serbest.

Bu anlatılanlar kiminizde teferruat hissi uyandırıyor. Kiminize göre biz, bir hayalin peşinde koşan meczuplarız. Macera peşindeyiz. Sokaklarda yürüyoruz. Koşuyoruz. Çoğunuzun gerekli görmediği şeylerin peşindeyiz. Böyle düşünenlerinizin unutmaması gereken, hiç bitmediğimizdir. Sizin “gelen ağam giden paşam” dediklerinize bizim İçimizde taşıdığımız dünyanın, her geçen gün büyüdüğüdür. Peşinde koştuğumuz özgürlüğün içine, bu yazıyı okuyan siz dâhil, her canlıyı koyduğumuzdur. Yeryüzünün her karış toprağında ayak izimiz var. Çok fazlayız. Korkulacak, yaşayacak, direnecek kadar çok… Asıl teferruat bunun dışında kalanlardır.

Burnumuzdan, çekilen acı bir öfkeyi soluyoruz. Katillerin kurduğu dehşet dolu dünyaya boyun eğmeyen, düşlediği dünyaya ilerlemekten bir adım bile geri gitmeyen, tutkulu, öfkeli, inatçı adamlar ve kadınlarız: Her ne pahasına olursa olsun yürüyoruz. Ya önümüzde duracaksınız ya da yanımızda…

Yaşasın Devrim Yaşasın Anarşi!

→ No CommentsTags: bildiri